İnsan ve Toplum Derneği

Bir İnsan Değişir Toplum Değişir.

Üyelik Girişi
Saat
Takvim

MEHMET EKİCİ

MEHMET EKİCİ
mekici44@hotmail.com
İNSAN VE TOPLUM HİKAYELERİ
09/05/2013

Beş yıl önce gitmiştim buralardan, üç ay oldu geleli. Ülkem değişmişti. Gözle görünür bir zenginlik ve bir refah hissi kaplamıştı her yeri. Ben gittiğimde pek bir şeyi olmayanlar; döndüğümde varlık sahibiydiler. Artık, her arkadaş çevresinde “tatil” konuşulur olmuştu. Bir afallama sürecini geride bırakırken…

Çok değil, beş yıl önce insanlar birbirlerini ziyaret ederlerdi. Şimdilerde bir mabede dönüşen alışveriş merkezleri henüz bu kadar popüler değilken. Evin en küçük çocuğu elinden tutup sürüye sürüye bütün aileyi o mabede götürmek için türlü şımarıklıklar yapmazken. Bu vakti ve nakdi alıp bitiren kapitalist değirmen hangi asgari ücretlinin taşıdığı suyla dönmekte.

Bir kırılma noktasıydı bu yaşadıklarım. Bundan böyle aşk hikâyeleri yazmayı bir kenara bırakıp topluma dair hikâyeler yazmalıydım. Şimdiye kadar muhafaza ettiğim hikâye tarzımın çok uzağında yeni bir tarza kalemimi alıştırmalıydım. Toplumun içinde kaybolmama yetisini kaybetmemişken. Ve hala bir umut varken; topluma dair hikâyeler yazmaya alıştırmalıydım kalemimi. Hikâyelerim, bütünü görebildiğini zannedenler için bir kılavuz niteliği taşımalıydı. Bunu yapmak, bu toplumsal dönüşümü hikâyelerimin içine serpiştirip gün yüzüne çıkarmak bir çırpıda oluverecek bir iş değildi. Yazacağım her hikâye aslında birçok tanıdığım insanı karşıma almaktı. Çünkü “bana ne” idi, beni “ne ilgilendirir”di dememi bekleyenleri üzecektim besbelli.

İktisat kitaplarından aşina olduğum tüketim toplumu ibaresinin tam göbeğindeydim şimdi. Bir teorinin pratiğe dönüştüğüne şahit oluyordum. – aman Allahım! — Tüketmek için üreten, üretmek için tüketen kısır döngülerin merkezinde duruyordum öylece. Bir hamalın ham yorgunluğundan başka bir şey değildi bu duygu. Toplumu ve insanı tanıdıkça; kendimi tanıyordum aslında. Kimden kime kaçacağımın işaret taşlarıydı bunlar. Nefsimi ve şeytanlarımı tanımak altın tepside sunulmuş bir saltanattı benim için.

Bir beyin yanılsaması mı yaşıyordum, bir zaman tutulması mı? Neydi bu cesaret ve rehavetin ikileminden kurtulamayışım. Önceleri sevgili eşimi şahit kılardım tüm olup bitenlere. Artık hikâye ve şiirlerimle baş başayım uzunca bir süre. Bir yol ayırımında, bir a’rafta, bir muhasebe üçgeninde; boyna gidip gelirken topuma dair hikâyeler yazmaya niyet etmekten af dileyeceğim Allah’a. Beni ne kadar ve nereye kadar yakacak bu vicdan azabı. Nerede o eski keskin uçlu kalemim, uçan klavye tuşlarım. Bir hikâyeyi oluşturacak ne kadar malzeme varsa, heybemin ambarında duruyor öylece. Ya çürüyecek, ya yeşerecek!

İşte, ilk hikayemi, “İnsan ve topluma dair” ikilemler ve çelişkiler yumağında kurgulamıştım. Bir sosyolog edası hikâyeciliğimi örten gizli bir tül oldu sanki. Hikâye, makaleye dönüşüyordu nihayetinde. Toplumu dönüştüren zümrelerden; siyasilerden, din adamlarından ve eğitmenlerden dem vuruyordu uzun uzadıya. Sanki ülkemden uzak kaldığım bu beş yıllık bir değişim ve dönüşümün ardından her zümrenin eteğindeki taşları toplamak benim boynumun borcuydu.

Yalnızlaşan bireyi, bireysizleşen toplumu deşifre ettikçe çözülüyordu kendi kendine hikayemin kurgusu. Topluma dair hikayeler yazmak önceleri beni şevklendirirken, şimdilerde ürkütüyordu doğrusu. Bu hikayemin asla bitmeyeceğine dair kuşkular yüreğimin ve beynimin gel-gitlerinde dolaşıyorken, ilk önce kendimden başlamalıydım, değişmeye. Yeniden bir tövbe kapısının aralandığına şahit oldum; bu kentin semasına zikir üflenirken bir gece…

Hikayecilerim ve şairlerim yanımdayken bu ağır yükün üstesinden belki gelebilirdim. Her elimi sineme attığımda; parlatıp, gün yüzüne bıraktığım hikâyeler, aslında benim akıbetimdi. Bütün kutsallarıma dair bildiklerim bir dönüşümün orta yerinde kendi kaderine bırakılmıştı. Bunu iblis yapmış olmalıydı. Başka kim yapacaktı!

Korkarım bu hikâyem yarım kalacak. Kim bilir, belki de bu hikâyeyi burada böyle yarım bırakıp, yeni bir niyetle, yeniden “bismillah” deyip sıfırdan bir hikâye yazmaya başlamak en makbul olanı. Boyumun ölçüsünü alalı, bir vebalı gibi ötekileştirilen insanlara şahit olmuyordum. O zamanlar, yani önceki yaşadıklarımı sorgulamaya başlamadan az evvel, yaptıklarımı ve karşılaştırdıklarımı alt alta veya yan yana yazarak kıyas etme fırsatını buluyordum. Bu uzun sürmedi. Kutsalını kaybetmek korkusuyla kutsalını bir “mit”e hapseden bir gidişin korkusu çöktü üstüme. Artık, bu bana yabancılaşan ülkede dildaş bulabilir miydim ki? Sevinçlerimi kanatlandıracak ve endişelerimden azat edecek bir ses işitmek için kulak kabartmalıydım zinhar. Bir sabah ezanın en son kelimesinde uyanabilmek umudunu içimden asla eksik etmeden her gece başımı yastığa koymalıydım.

İnsana ve topluma dair hikâye yazmaya niyetlendiğimde daha bir gülün dikeni bile kanatmamıştı elimi. Ne büyük iş yaptım sanki. Yazmaya çalıştığım hikâye sıradan bir TV dizisinin uzağından bile geçmezken. Kim rağbet edecekti gökyüzünde salınan uçurtmama. Eşime okuduğum aşk hikâyeleri davacı olmaz mıydı ruz-i mahşerde. Bir müebbet edasıyla yalvardığım gözlerim, şahit olsunlardı. Aşka uçarken kanatlanan, kanatlanırken kanatsız kalan pervaneye hikâyeler yazmalıyım. Aşk, cinsellik diye tanımlanırken, aşkın başkentinde.

***

Yıllar sonra ülkemde olmanın o eşsiz tadı; gurbetteyken yazdığım hikâyelerimi yeniden yorumlatmaya başlattı bana. Gözlerime bir efkâr çöktü. Sırtımı yasladım Hasan Dağı’na. Kendi kaderimi okudum. Benliğimden kabaran ve bazen taşan hislerimi hikâyelerimin büyüsü içinde yeniden dirilttim. Şükürler olsun! Göremeyen gözlerim görür oldu.  İşitmeyen kulaklarım sese aşina artık!

Aşkla büyür, gurbetle hemhal ve acıyla demlenirdi hikâyelerim.  Şimdilerde bireysellik, tekelcilik ve teknoloji hastalıklı yanlarımızı deşifre ediyorken; gizlisi ve saklısı olmayan şeffaf bir dünya avuçlarımdan düşüp kırıyordu hikâyemi, orta yerinden. Hayal kırıklığımı ifade eden cümle hikâyenin en son cümlesiydi. “Yıllarca çekilen hapislik hayatından sonra çocukluğunun mahallesinde acemi bir delikanlı gibi yalpalayarak yürüyen bir Yeşilçam film sahnesi artık klasiklerimiz arasında yerini alabilir.”

***

Aslında anlatacak çok şeyi varken, dinleyecek daha çok şeyin olduğunun farkına vardı hikâyeci. Kırk yıl düşünse aklına gelmezdi. Kırk yaşından sonra ülkesine alışmaya çalışmak ezberlerini bozuyordu. Oysa sanatı ve estetiği diri tutmanın tam vaktiydi. Zümrüdü, katırboncuğundan ayıran hikmeti bulmaktı aslolan, onun için. Hikayeci, laf’tan söz’e terfi eden cümleler sarf ederdi.

Bir korku kaplamıştı hikâyecinin ruhumu. Birkaç yıla kalmaz bu sarhoşluk ona da dokunur muydu? Şimdilerde huzurunu kaçıran bu kaygılar ne zaman aşk hikâyeleri yazmaya niyetlense, yazma yetilerine bir deprem duçar olurdu.

Bir arayış onu duaya yöneltti. Duasında; faziletli kişilerden ilim, büyüklerden adalet, salihlerden dua ve yiğitlerden cesaret istedi.

***

İyi ki bu güne kadar hep aşk hikâyeleri yazmışım. (Son beş yılda yaşayarak yazdığım gurbet hikâyelerini saymazsak.) Bir pişmanlık ve sitem değil bu. Bilakis, aşkı bana anlatan bilgelerim; Mecnun, Ferhat ve Mem; Leyla, Şirin ve Zîn, hep yarım kalan hikâyelerimi şerh ediyorlardı. Şimdilerde yazdığım hikâyelerimin kahramanlarıysa en çok tepkiyi bana veriyorlardı. Bu nasıl bir çelişkiydi? Bu çelişkinin hikâyesini (makalesini) nasıl yazmalıydım. Yazmak, ihanet ve zül gelirdi. Modern ve kapitalist dünya kirini bulaştırmışken, aşka.

Bu tarz hikayeler ya da makaleler yazmak içimden gelmiyordu. Aşkım artmış mıydı, azalmış mıydı? Yazma yetisini gönlümden mi alıyordu kendi katına yüce Yaradan. Bir tuhaflık ve belirsizliği yaşatan bu duygular en sert törpülerini ruhuma çalıyordu. Kısırlaştırılan ve kadük bırakılan bu hikâye tomarı beni kaygılarımdan asla arındırmayacaktı.

Hikâyeci ve sosyolog ayrımını ortaya koymadıkça, ne şiirsel bir anlatım beni tatmin edecek, ne de itiraflarım beni ele verecek. Aşk hikâyeleri yazmayı bıraktığımdan beri kalemime uğramayan kelimeleri nasıl yeniden buyur etmeliyim hayatıma. Bir a’rafın sınırlarında oyalanıp duruyorken; bismillah deyip, en evvel hangi kelimeden başlamalıyım ben.

Toplum hikâyeleri (makaleleri)min ve aşk hikâyelerimin arasında bir tercihe zorlanırken bir çıkış yolu arıyordum. Bu, beş yıldan sonra ülkemde yazdığım ilk aşk hikâyem olacaktı. Sanki, Mecnun’la birlikte yaşıyorduk hikâyenin içinde. O, modern toplumun tutarsızlıklarından yaşama gayretine zaman bulamıyordu. Maneviyata dair olgunlaştıkça insanı ve toplumu anlamaya çalışıyordu. Ve hikaye belirsizlikler düzleminde akıp gidiyordu. Henüz, görsellik ve ruhsuzluk ana fikri etrafında temellenmeden, ansızın bitiverdi hikaye. Çünkü Mecnun bu devirde yaşamıyordu ve “Leyla’ya benzemeyen bu kızlar Mecnun’u yalnızca gözünden vurmaya çalışıyor”du. Yürek işinden kimse anlamıyordu.



2930 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Site Dilini Seçin
Haberler

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.68495.7077
Euro6.28036.3054
Hava Durumu
Anlık
Yarın
29° 32° 18°
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam8
Toplam Ziyaret44141